Back to Blog
8/21/2026
Av. Yusuf Kılıçkan
ULUSLARARASI HUKUK

Ege ve Doğu Akdeniz'de Yeni Bir Deniz Milli Parkı Anlaşmazlığı

Share
Ege ve Doğu Akdeniz'de Yeni Bir Deniz Milli Parkı Anlaşmazlığı

TL;DR: 15 Ağustos 2026'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzaladığı iki kararname ile Türkiye, Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı (21.706,03 km²) ve Kuzey Ege Deniz Milli Parkı'nı (1.742,14 km²) ilan etmiş; kararnameler 16 Ağustos 2026 tarihli ve 33342 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmıştır. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı aynı gün yaptığı açıklamayla bu ilanların Türk karasuları dışına taştığı ölçüde hukuka aykırı olduğunu, hiçbir devletin ulusal yetki alanı dışındaki bölgelerde tek taraflı deniz koruma alanı kuramayacağını ileri sürmüştür. Uluslararası hukuk açısından belirleyici olan ilk ilke şudur: bir devletin deniz milli parkı veya çevre koruma alanı ilan etmesi, o alanda kendiliğinden egemenlik veya egemen hak tesis etmez. Anlaşmazlığın köklerini 1912 Ouchy, 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmaları ile BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin (UNCLOS) adalara tanıdığı deniz yetki alanı kapsamına ilişkin çatışan yorumlar oluşturmaktadır; Türkiye "Mavi Vatan" olarak bilinen jeopolitik doktrinini bu adımın stratejik çerçevesi olarak konumlandırırken, bu doktrinin kendisi yürürlükte pozitif bir kanun değil, BM'ye iletilen kıta sahanlığı bildirimleri ve 2019 Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı gibi somut hukuki tasarruflarla hayata geçirilen stratejik bir çerçevedir.

Yazar: Avukat Yusuf KILIÇKAN
Tarih: 21 Ağustos 2026

Olayın Kendisi: İki Kararname, Anında Bir Diplomatik Tepki

Türkiye Cumhurbaşkanı'nın 15 Ağustos 2026'da imzaladığı 11626 sayılı kararname, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu'nun 3. maddesine dayanarak Muğla ve Antalya illeri açıklarında, Fethiye ile Kaş arasında uzanan ve Yunan adası Kastellorizo'nun (Türkçesiyle Meis) çevresindeki sulara doğru genişleyen bir alanı Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı olarak ilan etmiştir. 11627 sayılı kararname ise Çanakkale ve Tekirdağ illeri açıklarında, Limni ve Semadirek adaları arasındaki sulara doğru uzanan bir alanı Kuzey Ege Deniz Milli Parkı olarak belirlemiştir. Her iki kararname de aynı gün Resmî Gazete'nin 33342 sayılı nüshasında yayımlanmıştır.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, 16 Ağustos 2026 tarihli resmî açıklamasında şu değerlendirmeyi yapmıştır: söz konusu parklar açık deniz alanlarını kapsadığı ölçüde ilanları hukuka aykırıdır, zira Deniz Hukuku'na göre hiçbir devlet ulusal yetki alanı dışındaki bölgelerde tek taraflı olarak deniz koruma alanı kurmaya yetkili değildir; bu parklar Yunan kıta sahanlığına taştığı ölçüde de hukuka aykırıdır. Yunanistan, bu tek taraflı ilanların oldu-bitti (fait accompli) yaratamayacağını ve uluslararası hukuktan doğan hakları hiçbir şekilde etkileyemeyeceğini vurgulamıştır. Yunan basınına göre kararnamelere ekli haritalarda Kastellorizo ve komşu adaların çevresinde herhangi bir deniz sınırı çizgisinin — altı deniz millik karasuları sınırı dahil — gösterilmemiş olması, ayrıca dikkat çeken bir husus olarak öne çıkmıştır.

Türk diplomatik kaynakları ise bu iki "ulusal deniz parkının" Türkiye'nin karasularının ötesine uzandığını kabul etmekle birlikte, çevre koruma tedbirlerinin, Ankara'nın kendi deniz yetki alanı içinde saydığı karasuları dışındaki sular için de uygulanabileceğini savunmuştur.

Bu gerilim yeni değildir. Yunanistan, Temmuz 2025'te İyon Denizi ile Güney Kikladlar'da iki deniz parkı ilan etmiş; Türkiye Dışişleri Bakanlığı o dönemde "kapalı veya yarı kapalı denizlerde tek taraflı eylemlerden kaçınılması gerektiğini" belirterek bu ilanların Ege'deki çözümsüz anlaşmazlıklar ışığında hukuki sonuç doğurmayacağını ifade etmiştir. İlginç bir biçimde, Yunanistan'ın kendi güney Ege deniz parkı kararnamesi de hâlen Yunanistan'ın kendi yüksek mahkemesi (Danıştay benzeri Symvoulio tis Epikrateias) önünde olup Ekim 2026'da kesinleşmesi beklenmektedir; bu, sürecin Yunanistan iç hukukunda dahi tam anlamıyla tamamlanmadığını göstermektedir.

Temel İlke

Bu anlaşmazlığı doğru çerçevede değerlendirebilmek için en başta netleştirilmesi gereken ilke şudur: uluslararası hukukta bir devletin milli park, deniz koruma alanı veya çevre koruma bölgesi ilan etmesi, o alanda kendiliğinden egemenlik, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge (MEB) veya sınır kazandırmaz. Bu ilke iki yönlü işlemektedir: ne Türkiye'nin "milli park ilan ettim, bu alan artık benimdir" sonucuna varması, ne de Yunanistan'ın kendi ilanının deniz yetki alanı iddiasını kesinleştirdiğini varsayması, uluslararası hukuken doğru bir çıkarımdır. Her iki tarafın da parklarını "çevre koruma amaçlı" olarak sunması, meselenin bu teknik-hukuki gerçekliğini değiştirmemektedir.

Bununla birlikte bu tek taraflı idari uygulamaların tamamen sonuçsuz olduğunu düşünmek de yanıltıcıdır. Uluslararası sınır uyuşmazlıklarında (Minquiers ve Ecrehos, Ligitan ve Sipadan davalarında olduğu gibi) devletlerin bir alan üzerindeki sürekli, barışçıl ve fiilî idari faaliyetleri (effectivités) delil niteliği taşıyabilmektedir. Bir milli park ilanı tek başına egemenlik yaratmasa da, karşı tarafın sessiz kalması (acquiescence) hâlinde zamanla "devlet uygulaması" (state practice) olarak hak iddiasını destekleyici bir delile dönüşebilir. Bu, Yunanistan'ın neden anında ve resmî biçimde protesto notası niteliğinde bir açıklama yayımladığını açıklayan hukuki mantığı oluşturmaktadır; sessiz kalmak, ileride aleyhe bir delil teşkil edebilecektir.

Tarihsel Antlaşmalar Zinciri: Ouchy'den Paris'e

Bugünkü anlaşmazlığın kökleri, bir asrı aşkın bir antlaşmalar zincirine dayanmaktadır. 1912 tarihli Ouchy Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu, İtalyan-Türk Savaşı sonrasında Oniki Ada'yı (Kastellorizo dahil) geri verilmesi şartıyla İtalya'ya bırakmıştır. 1923 Lozan Antlaşması'nın 12. maddesi Asya kıyısına üç mil mesafedeki adaların Türk egemenliğinde kalacağını düzenlerken, 13. maddesi Doğu Ege Adaları'nı (Midilli, Sakız, Sisam, İkarya) silahsızlandırılmış statüye tabi kılmış; 15. maddesiyle Türkiye Oniki Ada üzerindeki haklarından İtalya lehine feragat etmiştir — Türkiye'nin bugünkü resmî tezi, bu feragatin yalnızca İtalya lehine yapıldığı, Yunanistan lehine bir feragat anlamı taşımadığı yönündedir. 1947 Paris Barış Antlaşması'nın 14(2). maddesi ise Oniki Ada'yı, silahsızlandırılmış statüsünün korunması açık koşuluyla İtalya'dan Yunanistan'a devretmiştir.

Türkiye, Yunanistan'ın bu adaları — Kastellorizo dahil — 1947 Antlaşması'na aykırı biçimde silahlandırdığını ileri sürmekte ve bunun antlaşmanın esaslı ihlalini oluşturduğunu savunmaktadır. Burada kritik bir hukuki netleştirme yapılması gerekmektedir: Andlaşmalar Hukuku Hakkında Viyana Sözleşmesi'nin (VCLT) 60. maddesi uyarınca bir andlaşmanın esaslı ihlali, karşı tarafa andlaşmayı feshetme veya askıya alma hakkı tanımaktadır; ancak uluslararası hukukta bu tür bir ihlalin kendiliğinden egemenlik devrini geçersiz kılacağı veya egemenliğin doğrudan el değiştireceği, uluslararası yargı organlarınca teyit edilmiş yerleşik bir kural değildir. Bu nedenle bu argüman, "Türkiye'nin ileri sürdüğü hukuki tez" olarak nitelendirilmeli; tartışmasız kabul görmüş bir uluslararası hukuk kuralı gibi sunulmamalıdır. Yunanistan bu tezi açıkça reddetmekte, herhangi bir uluslararası mahkeme de bu konuda henüz bir karar vermemiştir.

UNCLOS ve Adaların Deniz Yetki Alanı: Çatışan İki Doktrin

Anlaşmazlığın hukuki merkezini, adaların ne ölçüde tam deniz yetki alanı (kıta sahanlığı ve MEB) üretebileceği sorusu oluşturmaktadır. Yunanistan'ın pozisyonu, UNCLOS m. 121(2)'ye dayanmaktadır: bu hükme göre adalar, büyüklüklerine bakılmaksızın diğer kara toprakları gibi tam deniz yetki alanı üretir; sınırlandırmada ise UNCLOS m. 83(1) ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) içtihadı uyarınca eşit uzaklık/orta hat ilkesi esas alınmalıdır. Yunanistan, UNCLOS'u 10 Aralık 1982'de imzalamış, 21 Temmuz 1995'te (2321/1995 sayılı Kanun'la) onaylamıştır; Sözleşme 1994'te yürürlüğe girmiştir.

Türkiye'nin pozisyonu ise farklıdır: adaların "özel durum" oluşturduğu, orta hattın "yanlış tarafında" kalan küçük adaların tam kıta sahanlığı/MEB üretmemesi gerektiği; sınırlandırmanın kesin eşit uzaklıktan ziyade hakkaniyet ilkeleri, orantılılık ve "kesip atmama" (non-encroachment) ilkeleri gözetilerek yapılması gerektiği yönündedir. Türkiye UNCLOS'a taraf değildir; 1982'de Sözleşme'ye karşı oy kullanmış ve adaların yetki alanını sınırlayan başarısız bir taslak önermiştir.

Burada önemli bir hukuki nüans gözden kaçırılmamalıdır: Türkiye'nin UNCLOS'a taraf olmaması, Sözleşme'nin hiçbir hükmünün Türkiye bakımından uygulanamayacağı anlamına gelmemektedir. Karasuları, kıta sahanlığının kıyı devletine kendiliğinden ve başlangıçtan itibaren (ipso facto ve ab initio) ait olduğu kuralı ve hakkaniyete uygun sınırlandırma ilkesi gibi birçok UNCLOS hükmü artık uluslararası teamül hukuku (customary international law) hâline gelmiş olup bu sıfatla Türkiye'yi de bağlamaktadır. Türkiye, UNCLOS m. 121(2)'nin kapalı/yarı kapalı denizlerdeki tüm adalara otomatik ve tam kıta sahanlığı/MEB tanıyan yorumuna ise başından itibaren tutarlı biçimde itiraz eden bir "ısrarlı itirazcı" (persistent objector) konumundadır; bu statü, uluslararası teamül hukuku doktrininde belirli bir kuralın oluşumuna sürekli itiraz eden devletin o kuralla bağlı sayılmamasını sağlayabilen istisnai bir mekanizmadır.

Kastellorizo Anomalisi ve Uluslararası Yargı İçtihadı

Kastellorizo, Türk kıyısına yaklaşık iki kilometre mesafede olmasına karşın Yunan anakarasına yaklaşık altı yüz kilometre uzaklıktadır. Yunanistan'a göre bu ada UNCLOS m. 121 kapsamında tam kıta sahanlığı/MEB hakkı üretmekte ve Yunan deniz alanını Doğu Akdeniz'e bağlamaktadır; Türkiye'ye göre ise küçük bir adanın, Türkiye'nin uzun anakara kıyı şeridini kendi doğal deniz uzantısından "kesmesi" hakkaniyet ve orantılılık ilkelerini ihlal etmektedir.

Bu tartışmada uluslararası yargı organlarının küçük adaların deniz yetki alanına mutlak değil sınırlandırılmış etki tanıdığı yönünde tutarlı bir içtihat çizgisi mevcuttur. UAD'nin Libya/Malta (1985) kararında, anakaraların kıyı projeksiyonları karşısında küçük adaların yaratacağı orantısız bozulmaların önlenmesi için ada etkisinin azaltılması (yarı etki veya sıfır etki) kabul edilmiştir. Katar v. Bahreyn (2001) kararında küçük deniz formasyonlarının sınırlandırmada orantısız kesme etkisi yaratmasına izin verilmemiştir. Nikaragua v. Kolombiya (2012) kararında, Kolombiya anakarasından uzakta ama Nikaragua kıyılarına yakın küçük adaların etkisi sınırlandırılarak bu adaların anakaranın geniş deniz yetki alanını kesmesi önlenmiştir. Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi'nin (ITLOS) Bangladeş/Myanmar (2012) kararı ile Daimi Hakemlik Mahkemesi'nin (PCA) Bangladeş v. Hindistan (2014) kararında St. Martin Adası'na sınırlı etki tanınarak orantılılık ve kesip atmama ilkeleri pekiştirilmiştir; PCA'nın Eritre/Yemen (1999) kararında da ıssız küçük adaların kıta sahanlığı üretme kapasitesi dengelenmiştir. Bu içtihat çizgisi, Türkiye'nin hakkaniyet tezini destekleyen uluslararası hukuk malzemesini oluşturmaktadır; ancak bu kararların hiçbiri doğrudan Ege veya Kastellorizo meselesini karara bağlamamıştır ve her sınırlandırma anlaşmazlığının kendi somut coğrafi koşullarına göre değerlendirildiği unutulmamalıdır.

Yarı Kapalı Denizler ve İşbirliği Yükümlülüğü: UNCLOS m. 122-123

Ege ve Doğu Akdeniz, coğrafi nitelikleri bakımından UNCLOS m. 122 kapsamında "yarı kapalı deniz" statüsündedir. Madde 123, bu tür denizlere kıyıdaş devletlere; canlı kaynakların yönetiminde, deniz çevresinin korunmasında ve bilimsel araştırma faaliyetlerinde doğrudan veya bölgesel örgütler aracılığıyla işbirliği yapma yükümlülüğü getirmektedir. Yunanistan, kendi çevre alanı ilanlarını bu madde ve AB çevre müktesebatına dayandırırken; Türkiye, kıyıdaş devletlerin rızası ve ortak mutabakatı olmaksızın tartışmalı veya açık deniz alanlarında atılan tek taraflı adımların m. 123'ün ruhuna aykırı olduğunu ve hakkaniyet ilkesini zedelediğini savunmaktadır.

BBNJ Antlaşması: Açık Denizde MPA Kurmanın Yeni Küresel Usulü

2023 yılında kabul edilen Ulusal Yetki Alanlarının Ötesindeki Deniz Biyoçeşitliliğinin Korunması ve Sürdürülebilir Kullanımı Antlaşması (BBNJ), ulusal yetki sınırları dışındaki alanlarda deniz koruma alanı kurulmasını küresel ve çok taraflı bir prosedüre bağlamıştır. Bu rejim uyarınca hiçbir devlet, açık denizde diğer devletlerin seyrüsefer ve açık deniz serbestilerini engelleyecek tek taraflı bir çevre yetki alanı kuramaz; MPA teklifleri, BBNJ Taraflar Konferansı ve bilimsel organlar üzerinden çok taraflı bir mekanizmayla karara bağlanmaktadır. Yunanistan'ın açıklamasındaki "hiçbir devlet açık denizde tek taraflı olarak deniz koruma alanı kuramaz" ifadesi, doğrudan bu güncel küresel rejime dayanmaktadır.

Mavi Vatan Doktrini

Bu tartışmada sıklıkla anılan "Mavi Vatan" kavramının hukuki niteliğini doğru konumlandırmak önemlidir: Mavi Vatan, pozitif hukukta yürürlüğe girmiş müstakil bir "kanun" değildir; Türkiye'nin deniz yetki alanlarına ilişkin jeopolitik, askerî ve stratejik doktrinidir. Doktrin ilk olarak 2006'da Tümamiral (o dönemki rütbesiyle) Cem Gürdeniz tarafından dile getirilmiş, 2009-2019 döneminde Cihat Yaycı tarafından geliştirilmiş ve 2019'daki Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası ile somut bir uluslararası hukuki tasarrufa dönüşmüştür. Bu doktrin, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz'i kapsayan yaklaşık dört yüz altmış iki bin kilometrekarelik bir deniz alanını kapsadığı iddiasını taşımaktadır.

Doktrinin pozitif hukuka aktarılması, soyut bir siyasi söylemle değil; BM'ye iletilen 2004, 2019 ve 2020 tarihli kıta sahanlığı koordinat mektupları gibi somut uluslararası hukuki tescil ve bildirimlerle gerçekleşmektedir. Bu ayrım önemlidir: gazetecilik dilinde "Mavi Vatan Kanunu" ifadesi kullanılsa da, bu güncel süreçte hâlâ taslak aşamasında olan ve TBMM'de görüşülmesi beklenen bir yasama girişimidir; doktrinin kendisi ise halihazırda bu tür somut bildirim ve mutabakatlar aracılığıyla hukuki etki doğurmaya devam etmektedir.

Çevre Hukuku Katmanı: Barcelona Sözleşmesi ve "Sınırlara Halel Getirmez" Kaydı

Ege ve Doğu Akdeniz'deki çevre inisiyatifleri yalnızca deniz hukukuyla değil, çok taraflı çevre rejimleriyle de yönetilmektedir. Bu bağlamda özellikle dikkat çekici bir hüküm, 1976/1995 tarihli Barcelona Sözleşmesi'ne ek Akdeniz'e Özel Koruma Alanları (SPAMI) Protokolü'nün 3(6). maddesidir; bu hüküm, SPAMI ilanlarının devletlerin deniz yetki alanları ve sınır iddialarına halel getirmeyeceğini açıkça belirtmektedir. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında belirlenen Ekolojik veya Biyolojik Olarak Önemli Deniz Alanları (EBSA) bilimsel nitelikte olup hukuki sınır bağlayıcılığı taşımamaktadır. Ramsar ve Bern Sözleşmeleri de kıyı ve sulak alan habitatlarının korunmasını öngörmekte, ancak deniz sınırlandırmasına dayanak oluşturmamaktadır. IUCN kılavuzları, UNEP/MAP kararları ve UNESCO İnsan ve Biyosfer (MAB) ilkeleri gibi bağlayıcı olmayan "yumuşak hukuk" (soft law) belgeleri de bu alandaki uygulamaları etkilemekte; ancak bunlar bağlayıcı norm (hard law) oluşturmamakla birlikte uluslararası yargı mercileri önünde "çevresel özen yükümlülüğü" standardının belirlenmesinde dikkate alınabilmektedir.

Koordinat ve Harita Boyutu: EGAYDAAK Sorunu

Bu tür ilanların uluslararası hukuk açısından doğurduğu somut uyuşmazlığın tespiti, nihayetinde Resmî Gazete ve ilgili devletlerin bildirimlerindeki harita koordinatlarının çakışma analizine dayanmaktadır. İlan edilen sahaların koordinatları; antlaşmalarla egemenliği açıkça devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların (Türk hukuk literatüründe "EGAYDAAK" kısaltmasıyla anılan bu kategori) karasuları kuşağıyla veya henüz sınırlandırması yapılmamış kıta sahanlığı/MEB çakışma alanlarıyla kesiştiği ölçüde hukuki ihtilafın doğrudan konusu hâline gelmektedir. Yunan basınında kararnamelere ekli haritalarda Kastellorizo çevresinde herhangi bir deniz sınırı çizgisinin gösterilmemiş olduğu yönündeki tespit, tam olarak bu koordinat çakışması meselesinin somut bir görünümüdür.

Sonuç: Çözülmemiş Bir Anlaşmazlığın Yeni Bir Bölümü

Bu deniz milli parkı anlaşmazlığı, Ege ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanı sorununun çözülmesini sağlamamakta; yalnızca bu köklü anlaşmazlığın çevre koruma söylemi üzerinden yürütülen yeni bir bölümünü oluşturmaktadır. Her iki devlet de kendi ilanını çevre koruma amacıyla meşrulaştırmakta; ancak sınırların nereye çizildiği, meselenin gerçek jeopolitik boyutunu ortaya koymaktadır. Bu tartışmanın nihai çözümü, ne tek taraflı idari ilanlarla ne de karşılıklı protesto notalarıyla sağlanabilecek; ancak iki devlet arasındaki doğrudan müzakere, uluslararası yargı yoluna başvuru ya da ikili sınırlandırma antlaşmasıyla mümkün olabilecektir.

Avukat Yusuf KILIÇKAN
21 Ağustos 2026

Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

1. Türkiye'nin deniz milli parkı ilan etmesi, o bölgede egemenlik kazandığı anlamına gelir mi?

Hayır. Uluslararası hukukta bir devletin milli park veya çevre koruma alanı ilan etmesi, o alanda kendiliğinden egemenlik veya egemen hak tesis etmez. Bu ilke, Yunanistan'ın kendi ilanları için de aynı şekilde geçerlidir.

2. Yunanistan bu ilanları neden "hukuka aykırı" olarak nitelendiriyor?

Yunanistan'ın pozisyonuna göre parklar, Türk karasularının ötesine taşarak ya açık deniz alanlarını (burada hiçbir devlet tek taraflı MPA kuramaz) ya da Yunan kıta sahanlığını kapsamaktadır. Türkiye ise bu alanların kendi deniz yetki alanı içinde kaldığını savunmaktadır; bu, iki tarafın temelden çatışan hukuki tezlerini yansıtmaktadır.

3. Türkiye UNCLOS'a taraf değilse, Sözleşme hükümleri Türkiye'yi hiç bağlamıyor mu?

Hayır, bu doğru değildir. Türkiye UNCLOS'a taraf olmamakla birlikte, karasuları ve hakkaniyete uygun sınırlandırma gibi birçok UNCLOS hükmü artık uluslararası teamül hukuku hâline gelmiş olup bu sıfatla Türkiye'yi de bağlamaktadır. Türkiye, adaların otomatik tam deniz yetki alanı üretmesi yorumuna ise "ısrarlı itirazcı" konumundadır.

4. "Mavi Vatan" resmî bir Türk kanunu mudur?

Hayır. Mavi Vatan, pozitif hukukta yürürlüğe girmiş bağımsız bir kanun değil, Türkiye'nin deniz yetki alanlarına ilişkin jeopolitik ve stratejik doktrinidir. Bu doktrin, BM'ye iletilen kıta sahanlığı bildirimleri ve 2019 Türkiye-Libya Mutabakatı gibi somut hukuki tasarruflarla hayata geçirilmektedir.

5. Yunanistan'ın militarize ettiği iddia edilen adalar üzerindeki egemenliği bu nedenle tartışmalı mı hâle geliyor?

Bu, Türkiye'nin ileri sürdüğü bir hukuki tezdir; uluslararası hukukta kesin kabul edilmiş bir sonuç değildir. VCLT m. 60 uyarınca bir andlaşmanın esaslı ihlali karşı tarafa feshetme veya askıya alma hakkı tanır; ancak bunun egemenliğin kendiliğinden el değiştirmesi sonucunu doğurduğu, uluslararası yargı organlarınca teyit edilmemiştir. Yunanistan bu tezi reddetmektedir.

6. Kastellorizo gibi küçük bir ada neden bu kadar önemli?

Kastellorizo, Türk kıyısına yalnızca yaklaşık iki kilometre mesafededir ama Yunan hukukuna göre tam kıta sahanlığı ve MEB hakkı üretmektedir. Bu, Türkiye'nin uzun anakara kıyı şeridinin doğal deniz uzantısını "kesme" etkisi yarattığı iddiasına yol açmakta; bu tartışma, uluslararası yargı organlarının küçük adalara sınırlı etki tanıdığı emsal kararlar (Libya/Malta, Nikaragua v. Kolombiya gibi) ışığında değerlendirilmektedir.

7. BBNJ Antlaşması bu anlaşmazlıkla ne ilgili?

2023 tarihli BBNJ Antlaşması, ulusal yetki sınırları dışındaki alanlarda deniz koruma alanı kurulmasını küresel ve çok taraflı bir prosedüre bağlamıştır. Yunanistan'ın "hiçbir devlet açık denizde tek taraflı MPA kuramaz" argümanı, doğrudan bu güncel rejime dayanmaktadır.

8. Çevre koruma sözleşmeleri bu sınır anlaşmazlığını çözebilir mi?

Hayır. Barcelona Sözleşmesi'ne ek SPAMI Protokolü'nün 3(6). maddesi gibi hükümler, çevre koruma alanı ilanlarının devletlerin sınır iddialarına halel getirmeyeceğini açıkça düzenlemektedir. Bu nedenle çevre hukuku araçları, deniz yetki alanı anlaşmazlığını çözme işlevi görmemektedir.

9. Bu tür tek taraflı ilanların hiç mi hukuki önemi yok?

Tamamen değil. Bir milli park ilanı tek başına egemenlik yaratmasa da, karşı tarafın uzun süre sessiz kalması (acquiescence) hâlinde zamanla "devlet uygulaması" (effectivités) olarak hak iddiasını destekleyici bir delile dönüşebilir. Bu, tarafların birbirinin ilanlarına neden anında ve resmî protesto notasıyla karşılık verdiğini açıklamaktadır.

10. Bu anlaşmazlık nasıl çözülebilir?

Uluslararası hukukta bu tür anlaşmazlıklar tipik olarak doğrudan ikili müzakere, uluslararası yargı yoluna (UAD, ITLOS veya tahkim) ortak başvuru ya da kapsamlı bir sınırlandırma antlaşmasıyla çözülmektedir. Tek taraflı idari ilanlar ve karşılıklı diplomatik protestolar, meselenin özünü çözmemekte; yalnızca tarafların mevcut hukuki pozisyonlarını korumaya yönelik adımlar olarak işlev görmektedir.

Yazar Hakkında

Avukat Yusuf KILIÇKAN, uluslararası hukuk, idare hukuku ve çevre hukuku alanlarında bağımsız avukat olarak faaliyet göstermektedir. Deniz hukuku uyuşmazlıkları, uluslararası andlaşmalar hukuku ve karşılaştırmalı kamu hukuku konularında analiz ve değerlendirme çalışmaları yürütmektedir. Hukuki yazılarına yusufkilickan.av.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

📧 av.yusufkilickan@gmail.com

Yasal Uyarı

Bu makale yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Ege ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanı anlaşmazlığına ilişkin değerlendirmeler, yayımlandığı tarih itibarıyla kamuya açık kaynaklardan derlenen bilgilere dayanmaktadır; makalede aktarılan Türkiye ve Yunanistan pozisyonları, taraf devletlerin kendi resmî açıklamalarına dayanan hukuki tezler olup makalenin yazarı tarafından bu tezlerden herhangi birinin doğruluğu onaylanmamaktadır. Bu, son derece güncel ve gelişmekte olan bir uluslararası hukuk meselesi olduğundan, ilerleyen dönemde yeni gelişmeler bu analizin bazı boyutlarını güncelleyebilir. Somut hukuki değerlendirmeler için alanında uzman bir uluslararası hukuk danışmanına başvurulması önerilir.

Yusuf Kılıçkan Logo

Upholding justice and the rule of law, we defend our clients' rights at national and international levels with the highest professional standards.

This website has been prepared by Attorney Yusuf Kılıçkan in compliance with the Attorneys Act and the Turkish Bar Association's Advertising Prohibition Regulation. The information on this site does not constitute legal advice.

© 2026 Yusuf Kılıçkan. All Rights Reserved.