Back to Blog
8/8/2026
Av. Yusuf Kılıçkan
ULUSLARARASI HUKUK

Mekke Ortak Savunma Anlaşması

Share
Mekke Ortak Savunma Anlaşması

TL;DR: 7 Ağustos 2026'da Mekke'de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı üçlü bir karşılıklı savunma yükümlülüğü altına sokan bir pakttır. Anlaşmanın açıklanan tek net hükmü, üç devletten birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yönelik saldırı sayılacağıdır. Bununla birlikte anlaşmanın tam metni kamuoyuyla paylaşılmamış; madde numaraları, askeri müdahale koşulları, kuvvet tahsis mekanizması ve komuta yapısı açıklanmamıştır. Bu durum, metnin uluslararası hukuk anlamında tam işlevsel bir "andlaşma" mı yoksa siyasi bir çerçeve deklarasyonu mu olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Türk anayasa hukuku açısından ise metin, Anayasa m. 90 kapsamında TBMM'nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına tabi olması gereken bir uluslararası andlaşma niteliği taşımaktadır; bu onay süreci tamamlanmadan anlaşmanın Türk iç hukukunda tam bağlayıcılık kazanması mümkün değildir.

Yazar: Avukat Yusuf KILIÇKAN
Tarih: 8 Ağustos 2026

Bölgesel Güvenlik Mimarisinde Yeni Bir Sayfa

7 Ağustos 2026 Cuma günü, Türkiye Cumhurbaşkanı, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı ile Pakistan Başbakanı, Mekke'de üçlü bir savunma anlaşmasını imzaladı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması adıyla anılan pakt, Şubat 2026'da başlayan ve İran'ı da içine alan bölgesel çatışmanın gölgesinde, Suudi Arabistan ile Pakistan'ın Eylül 2025'te imzaladığı ikili Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması'nın (SMDA) Türkiye'yi de kapsayacak biçimde genişletilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Anlaşma; Müslüman dünyasının en büyük üç askeri gücünü — NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye, yaklaşık yüz yetmiş nükleer başlığa sahip tek Müslüman çoğunluklu devlet Pakistan ve bölgenin en büyük Körfez ekonomisi ile İslam'ın iki kutsal şehrinin koruyucusu Suudi Arabistan — tek bir savunma formülü altında birleştiren, 1950'lerin Bağdat Paktı döneminden bu yana görülmemiş bir yapı olarak nitelendirilmektedir.

Anlaşmanın Bilinen Somut İçeriği

Pakistan Dışişleri Bakanlığı'nın aynı gün yayımladığı 204/2026 sayılı basın açıklamasına göre anlaşma, üçüne yönelik herhangi bir saldırganlık eylemine karşı ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve üç devletten birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yönelik saldırı sayılacağını öngörmektedir. Anlaşma ayrıca taraflar arasındaki savunma iş birliğinin tüm boyutlarıyla geliştirilmesini içermektedir.

Türk yetkililer anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu, belirli bir aktöre karşı yönlendirilmediğini ve bölgedeki diğer ülkelerin katılımına açık olduğunu belirtmiştir. Suudi Arabistan Kamu Diplomasisi Bakan Yardımcısı da anlaşmanın herhangi bir askeri eksen ya da mezhepsel/dini blok inşa etme niyetini temsil etmediğini, nükleer emellerle veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını, sürdürülebilir ve kendine yeten kapasiteler inşa etmeye yönelik olduğunu kamuoyuyla paylaşmıştır.

Karşılıklı Savunma Hükmü: NATO m. 5 ile Karşılaştırma

Mekke Anlaşması'nın çekirdek hükmü, Kuzey Atlantik Antlaşması'nın (NATO) 5. maddesindeki formülasyona yapısal olarak benzemektedir: taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, tamamına yönelik saldırı sayılır. Ancak iki metin arasındaki fark, yalnızca ortak hükmün varlığında değil, bu hükmü çevreleyen kurumsal mimaride yatmaktadır.

NATO m. 5, karşılıklı savunma yükümlülüğünü, altmış yılı aşkın süredir işleyen entegre bir komuta yapısı, daimi askeri personel, ortak tatbikat takvimi ve Kuzey Atlantik Konseyi gibi sürekli karar alma organlarıyla desteklemektedir. Mekke Anlaşması'na ilişkin kamuya açıklanan bilgilerde ise böyle bir kurumsal altyapının varlığına dair herhangi bir işaret bulunmamaktadır. Bu fark, anlaşmanın "siyasi olarak güçlü, hukuki olarak muğlak" bir yapı sergilediği yönündeki değerlendirmelerin temel dayanağını oluşturmaktadır.

BM Şartı m. 51: Toplu Meşru Müdafaa Hakkının Hukuki Temeli

Bu tür karşılıklı savunma anlaşmalarının uluslararası hukuktaki meşruiyet zemini, Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesinde düzenlenen bireysel veya toplu meşru müdafaa hakkıdır. Bu hüküm, BM üyesi bir devlete silahlı saldırı vuku bulduğunda, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği korumak için gerekli tedbirleri alıncaya kadar, bireysel ya da toplu meşru müdafaa doğal hakkının hiçbir şekilde zedelenmeyeceğini öngörmektedir.

Mekke Anlaşması gibi çok taraflı savunma paktları, hukuken bu maddenin sağladığı toplu meşru müdafaa hakkının önceden kurumsallaştırılmış bir uygulama biçimidir. Bununla birlikte BM Şartı m. 51 kapsamındaki hakkın kullanılabilmesi için fiilî bir silahlı saldırının gerçekleşmiş olması şarttır; salt pakt üyeliği, saldırı gerçekleşmeden önce herhangi bir askeri harekâtı meşrulaştırmaz. Toplu meşru müdafaa hakkının icrası ayrıca Güvenlik Konseyi'ne derhal bildirim yükümlülüğüne de tabidir.

"Çerçeve Anlaşma" mı, Bağlayıcı Antlaşma mı?

Mekke Anlaşması'nın hukuki niteliğini değerlendirirken göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır: anlaşmanın tam metni bugün itibarıyla kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Bu durum, klasik uluslararası andlaşmalar hukuku açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır.

1969 tarihli Andlaşmalar Hukuku Hakkında Viyana Sözleşmesi çerçevesinde bir metnin "andlaşma" sayılabilmesi için devletler arasında yazılı ve uluslararası hukuka tabi kılınmış bir mutabakatın varlığı yeterli olsa da, bu mutabakatın hangi somut yükümlülükleri içerdiğinin belirlenebilir olması, uygulanabilirliğin ön koşuludur. Mekke Anlaşması'na ilişkin kamuya açık bilgilerde şu unsurların hiçbiri yer almamaktadır: madde numaralandırması, askeri müdahalenin hangi somut koşullarda tetikleneceği, kuvvet tahsis mekanizması — hangi ülkenin ne zaman ne kadar askeri güç sağlayacağı — ve ortak ya da koordineli bir komuta yapısının var olup olmadığı.

Bu boşluk, anlaşmanın şu anki hâliyle klasik anlamda işlevsel bir "andlaşma metni" olmaktan çok, bir "siyasi-güvenlik çerçevesi" (political-security framework) niteliği taşıdığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Karşılıklı savunma taahhüdünün varlığı gerçek ve siyasi olarak güçlüdür; ancak bu taahhüdün otomatik bir askeri yanıt mekanizmasına mı yoksa her somut olayda ayrı bir siyasi karara mı bağlı olacağı belirsizliğini korumaktadır. Suudi Arabistan-Pakistan ikili anlaşmasının Haziran 2026'daki İran çatışması sırasında fiilen işletildiği ve Pakistan'ın Suudi Arabistan'a asker ve savunma sistemi konuşlandırdığı bilinmekle birlikte, bu uygulamanın otomatik bir mekanizmadan mı yoksa ad hoc bir siyasi karardan mı kaynaklandığı da kamuya açık kaynaklarda netlik kazanmamıştır.

Türk Anayasa Hukuku Boyutu: TBMM Onayı Zorunluluğu

Türk iç hukuku açısından en kritik soru, bu anlaşmanın Anayasa m. 90 kapsamındaki onay sürecine tabi olup olmadığıdır. Anayasa m. 90/1 açıkça hükme bağlamıştır: Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

Bu genel kuralın istisnaları — ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar — Mekke Anlaşması'nın niteliğiyle örtüşmemektedir; zira bir karşılıklı savunma paktı ne ekonomik-ticari-teknik ilişkiler kategorisine girer ne de süre sınırlı bir düzenlemedir. Dolayısıyla anlaşmanın Türkiye açısından tam hukuki bağlayıcılık kazanabilmesi için TBMM'nin onaylamayı uygun bulma kanunu çıkarması, ardından Cumhurbaşkanı'nın onay kararnamesi yayımlaması ve metnin Resmî Gazete'de ilan edilmesi gerekmektedir. Anayasa m. 90/5 uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir; ancak bu hukuki statü yalnızca usulüne uygun onay sürecinin tamamlanmasıyla kazanılmaktadır.

7 Ağustos 2026 itibarıyla imzalanan metnin TBMM'ye sevk edilip edilmediği ya da onay sürecinin hangi aşamada olduğu kamuya açık kaynaklarda henüz netlik kazanmamıştır. İmza aşaması ile onay aşaması arasındaki bu ayrım, uluslararası hukukta sıklıkla göz ardı edilen ama iç hukuk bağlamında belirleyici bir teknik ayrımdır: imza, devletin andlaşma metnini onayladığının bir göstergesi olsa da tek başına iç hukukta bağlayıcılık doğurmaz.

NATO Üyeliğiyle Uyumluluk: Çakışan Mükellefiyetler Sorunu

Türkiye'nin NATO üyesi olması, Mekke Anlaşması'nın hukuki değerlendirmesinde ayrı bir katman oluşturmaktadır. Türk yetkililer, yeni paktın Türkiye'nin NATO üyeliği dahil mevcut hiçbir ittifak taahhüdünü değiştirmediğini ya da zayıflatmadığını açıkça belirtmiştir.

Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi m. 30, aynı konuya ilişkin birbirini izleyen andlaşmaların uygulanmasını düzenlemektedir. Bir devletin aynı anda birden fazla karşılıklı savunma taahhüdüne taraf olması, uluslararası hukukta kendiliğinden bir çelişki oluşturmaz; nitekim çok sayıda devlet birden fazla bölgesel güvenlik yapısına eş zamanlı üyedir. Kritik olan, iki taahhüdün somut bir çatışma senaryosunda —örneğin bir NATO müttefikinin Mekke Anlaşması taraflarından biriyle çatışmaya girmesi gibi bir varsayımsal durumda— nasıl işleyeceğidir. Bu tür bir çakışma senaryosu bugün itibarıyla teorik düzeyde kalmakta olup anlaşmanın "savunma amaçlı" ve "hiçbir aktöre yönelik olmadığı" yönündeki resmî çerçevelemesi, bu çakışma riskini siyasi düzeyde minimize etmeyi amaçlamaktadır.

İkili Anlaşmadan Üçlü Yapıya

Mekke Anlaşması'nın kökleri, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında 17 Eylül 2025'te Riyad'da imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması'na (SMDA) dayanmaktadır. Bu ikili pakt, Suudi Arabistan'ın geleneksel Körfez İşbirliği Konseyi-ABD ekseni dışında imzaladığı ilk resmi ikili savunma paktı olma özelliğini taşımaktadır ve benzer bir karşılıklı savunma hükmü içermektedir.

Ocak 2026'da Türkiye'nin bu ikili pakta katılmak istediğine dair haberler dolaşmış; ancak Ocak sonu itibarıyla kaynaklar Türkiye'nin SMDA'ya katılmayacağını, ikili paktın ikili kalmaya devam edeceğini teyit etmiştir. Bunun yerine üç ülke, mevcut ikili paktı genişletmek yerine tamamen ayrı ve yeni bir üçlü çerçeve — Mekke Anlaşması — üzerinde müzakereye girmiştir. Bu hukuki tercih önemlidir: taraflar, mevcut ikili andlaşmaya taraf eklemek yerine yeni bir andlaşma kurmayı seçmiştir; bu, SMDA'nın halen ikili bir andlaşma olarak yürürlükte kalmaya devam edeceği, Mekke Anlaşması'nın ise ayrı ve bağımsız bir hukuki araç olarak SMDA'yla paralel işleyeceği anlamına gelmektedir.

Tarihsel Emsal: Bağdat Paktı ile Karşılaştırma

Analistlerin sıklıkla atıfta bulunduğu tarihsel emsal, 1955 tarihli Bağdat Paktı'dır. Türkiye, Irak, Birleşik Krallık ve sonradan Pakistan ile İran'ın katıldığı bu pakt, CENTO'nun (Merkezi Antlaşma Teşkilatı) öncülü olmuş; ancak iç siyasi krizler ve üye devletlerin farklılaşan çıkarları nedeniyle etkin bir kolektif savunma yapısına dönüşememiştir. Bu tarihsel emsal, karşılıklı savunma taahhüdünün kâğıt üzerinde var olmasının, operasyonel bir askeri blok hâline gelmesi için yeterli olmadığını göstermektedir. Mekke Anlaşması'nın hangi kategoriye gireceği — kurumsallaşmış bir operasyonel yapı mı yoksa siyasi bir dayanışma deklarasyonu mu — büyük ölçüde önümüzdeki dönemde açıklanacak uygulama detaylarına bağlıdır.

Bölgesel Tepkiler

Anlaşmaya yönelik tepkiler bölgesel aktörler arasında farklılaşmaktadır. Hindistan, Suudi Arabistan'ın bir çatışmada Pakistan'ı savunma taahhüdü altına girmesinin Güney Asya güvenlik dengesine yansımaları bakımından gelişmeyi dikkatle izlediğini belirtmiştir. İran tarafında ise karışık sinyaller gözlemlenmektedir: bir İranlı milletvekili, bölgesel güvenliğin sağlanması için paktın tek başına yeterli olmayacağı yönünde çekincesini dile getirirken, İran Cumhurbaşkanı daha önce Suudi Arabistan-Pakistan ikili anlaşmasını "kapsamlı bir bölgesel güvenlik sistemi"nin başlangıcı olarak nitelendirerek olumlu karşılamıştı.

Chatham House gibi düşünce kuruluşları, Türkiye'nin bu tür ittifak arayışlarını "fırsatçı hedge stratejisi" olarak tanımlamakta; NATO etrafında yedeklilik yaratma ve mevcut ittifaklar içinde alternatif seçeneklere sahip olduğunu göstererek müzakere gücü kazanma amacına işaret etmektedir. Bu değerlendirme, siyaset bilimi literatüründeki bir yorum olup anlaşmanın resmi amacına ilişkin taraf devletlerin kendi açıklamalarından ayrı bir analiz düzlemini oluşturmaktadır.

Belirsiz Kalan Alanlar

Mevcut bilgiler ışığında hukuki değerlendirmenin sınırlarını netleştirmek gerekmektedir. Anlaşmanın tam metni kamuoyuyla paylaşılmadığından, askeri müdahale koşulları, olası kuvvet tahsis rakamları, komuta yapısının varlığı ve anlaşmanın SMDA ile aktif bir çatışma senaryosunda nasıl etkileşeceği bugün itibarıyla teyit edilebilir bilgiler değildir. Mısır gibi başka ülkelerin daha geniş bölgesel çerçevelerde tartışılan katılımı da bu üçlü pakt bakımından şimdilik doğrulanmamıştır. Bu doğrulanmamış alanlara ilişkin her türlü değerlendirme, bugün itibarıyla deklarasyon düzeyindeki bilgiler üzerine kurulu siyasi niyet okuması niteliğindedir; kesin hukuki sonuçlara varmak için andlaşma metninin tam olarak yayımlanmasını beklemek gerekmektedir.

Avukat Yusuf KILIÇKAN
8 Ağustos 2026

Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

1. Mekke Ortak Savunma Anlaşması hukuken bağlayıcı mıdır?

İmza aşamasında olduğu ve devletlerin karşılıklı taahhütte bulunduğu bir uluslararası mutabakat söz konusudur. Ancak Türkiye açısından tam iç hukuk bağlayıcılığı kazanması için Anayasa m. 90 kapsamında TBMM'nin onaylamayı bir kanunla uygun bulması, ardından Cumhurbaşkanı onay kararnamesinin çıkarılması ve metnin Resmî Gazete'de yayımlanması gerekmektedir. Bu süreç tamamlanmadan andlaşma Türk iç hukukunda kanun hükmünde sayılmaz.

2. Bu anlaşma NATO m. 5'e benzer mi?

Karşılıklı savunma hükmünün ifade biçimi yapısal olarak benzemektedir; taraflardan birine yönelik saldırı tamamına yönelik sayılmaktadır. Ancak NATO m. 5, altmış yılı aşkın süredir işleyen entegre bir komuta yapısı ve sürekli karar alma organlarıyla desteklenmektedir. Mekke Anlaşması'na ilişkin açıklanan bilgilerde böyle bir kurumsal altyapı bulunmamaktadır.

3. Türkiye'nin NATO üyeliği bu yeni pakt ile çelişir mi?

Türk yetkililer anlaşmanın mevcut ittifak taahhütlerini değiştirmediğini açıkça belirtmiştir. Uluslararası hukukta bir devletin birden fazla karşılıklı savunma taahhüdüne eş zamanlı taraf olması kendiliğinden hukuka aykırılık oluşturmaz; kritik olan somut bir çatışma senaryosunda taahhütlerin nasıl uygulanacağıdır ki bu bugün itibarıyla teorik düzeyde kalmaktadır.

4. Anlaşmanın tam metni neden yayımlanmadı?

Bu konuda resmi bir açıklama yapılmamıştır. Mevcut durumda kamuoyuna yalnızca genel ilkeler — karşılıklı savunma yükümlülüğü ve savunma iş birliğinin geliştirilmesi — açıklanmış; madde numaraları, askeri müdahale koşulları ve kuvvet tahsis mekanizması gibi teknik detaylar paylaşılmamıştır.

5. Bu bir "İslam NATO'su" mudur?

Bu ifade medya ve analistler tarafından kullanılan bir nitelendirmedir; anlaşmanın resmi adı ya da hukuki statüsü değildir. Karşılıklı savunma hükmünün varlığı gerçektir; ancak ortak komuta yapısı veya kalıcı ortak kuvvetin bulunmaması, bu nitelendirmenin ne ölçüde doğru olduğu konusunda ihtiyatlı yaklaşılmasını gerektirmektedir.

6. Türkiye bu anlaşmaya neden Suudi Arabistan-Pakistan ikili paktına katılarak değil ayrı bir üçlü anlaşmayla dahil oldu?

Ocak 2026'da Türkiye'nin mevcut ikili pakta (SMDA) katılacağına dair haberler çıkmış; ancak taraflar bunun yerine tamamen yeni ve bağımsız bir üçlü çerçeve müzakere etmeyi tercih etmiştir. Bu hukuki tercihin gerekçesi kamuya açıklanmamıştır; ancak sonuç olarak SMDA ikili bir andlaşma olarak yürürlükte kalmaya devam etmekte, Mekke Anlaşması ise ayrı bir hukuki araç olarak paralel işlemektedir.

7. Anlaşmanın nükleer silahlarla bir ilgisi var mı?

Pakistan, Müslüman dünyasının tek nükleer silah sahibi devletidir; bu durum "genişletilmiş caydırıcılık" sorusunu doğal olarak gündeme getirmektedir. Ancak hem SMDA hem Mekke Anlaşması'na ilişkin açıklanan metinlerde açık bir nükleer paylaşım hükmü bulunmamaktadır; Suudi yetkililer anlaşmanın nükleer emellerle bağlantılı olmadığını özellikle vurgulamıştır.

8. Bu tür anlaşmalar tarihte başarılı olmuş mudur?

Karma bir tablo söz konusudur. 1955 tarihli Bağdat Paktı, Türkiye'nin de taraf olduğu benzer bir bölgesel savunma girişimiydi; ancak iç siyasi krizler ve üye devletlerin farklılaşan çıkarları nedeniyle etkin bir operasyonel yapıya dönüşememiştir. Bir karşılıklı savunma taahhüdünün kâğıt üzerindeki varlığı, kurumsallaşmış bir askeri blok hâline gelmesini garanti etmez.

9. Anlaşma belirli bir ülkeye karşı mı yönlendirilmiştir?

Taraf devletlerin resmi açıklamaları, anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve belirli bir aktöre yönelik olmadığını vurgulamaktadır. Bununla birlikte bölgesel gözlemciler ve bazı analistler, anlaşmanın zamanlamasını ve bağlamını —İran'ı da içine alan bölgesel çatışma ortamı— dikkate alarak farklı stratejik okumalar yapmaktadır. Bu konuda kesin bir hukuki tespit yapmak, açıklanan resmi metnin sınırları içinde mümkün değildir.

10. Türkiye'de bu anlaşmanın TBMM'de görüşülüp görüşülmeyeceği ne zaman belli olur?

Anayasa m. 90 kapsamındaki onay süreci; hükümetin andlaşma metnini TBMM'ye sevk etmesiyle başlar, ilgili komisyonlarda görüşülür ve Genel Kurul'da onaylamayı uygun bulma kanununun kabulüyle tamamlanır. Bu sürecin başlayıp başlamadığı ve ne zaman tamamlanacağı, andlaşmanın resmi sevk tarihine bağlı olup bugün itibarıyla kamuya açık bir takvim bulunmamaktadır.

Yazar Hakkında

Avukat Yusuf KILIÇKAN, idare hukuku, uluslararası ticaret hukuku ve dijital hukuk alanlarında faaliyet gösteren bir hukuk bürosunun kurucusudur. Uluslararası antlaşmalar hukuku, Anayasa m. 90 kapsamındaki onay süreçleri ve karşılaştırmalı kamu hukuku konularında analiz ve değerlendirme çalışmaları yürütmektedir. Hukuki yazılarına yusufkilickan.av.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

📧 av.yusufkilickan@gmail.com

Yasal Uyarı

Bu makale yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na ilişkin değerlendirmeler, yayımlandığı tarih itibarıyla kamuya açık kaynaklardan derlenen sınırlı bilgiye dayanmaktadır; antlaşmanın tam metni henüz kamuoyuyla paylaşılmadığından bu analizin bazı boyutları ilerleyen dönemde güncellik kazanabilir veya değişebilir. Makalede ifade edilen değerlendirmeler hukuki analiz niteliği taşımakta olup herhangi bir siyasi taraf tutumunu yansıtmamaktadır. Somut hukuki değerlendirmeler için alanında uzman bir uluslararası hukuk danışmanına başvurulması önerilir.

Yusuf Kılıçkan Logo

Upholding justice and the rule of law, we defend our clients' rights at national and international levels with the highest professional standards.

This website has been prepared by Attorney Yusuf Kılıçkan in compliance with the Attorneys Act and the Turkish Bar Association's Advertising Prohibition Regulation. The information on this site does not constitute legal advice.

© 2026 Yusuf Kılıçkan. All Rights Reserved.