Blog'a Dön
15/08/2026
Av. Yusuf Kılıçkan
SAĞLIK HUKUKU

Türkiye'de Ötanazi

Paylaş
Türkiye'de Ötanazi

TL;DR: Türk hukukunda aktif ötanazi — bir hekimin hastanın yaşamını doğrudan bir eylemle sonlandırması — istisnasız yasaktır ve TCK m. 81 kapsamında kasten öldürme suçu olarak değerlendirilir; hastanın rızası bu suçu daha hafif bir suça dönüştürmez. Bununla birlikte "pasif ötanazi" ile "hastanın tedaviyi reddetme veya durdurma hakkı" birbirine karıştırılmamalıdır: Hasta Hakları Yönetmeliği m. 25, hastaya aydınlatılmış olmak kaydıyla devam eden bir tedaviyi reddetme ve durdurulmasını isteme hakkı tanımakta; doktrindeki baskın görüşe göre bu hakkın kullanılması, sonucunda ölüm gerçekleşse dahi otomatik olarak cezalandırılabilir bir eylem oluşturmamaktadır. Ancak bu alan, özellikle iradesini açıklayamayan hastalar ve DNR (resüsitasyon uygulanmaması) talimatları söz konusu olduğunda açık yasal düzenleme eksikliği nedeniyle belirsizliğini korumaktadır. AİHM'nin 2024 tarihli Karsai/Macaristan kararı, devletlerin ötanaziyi yasaklama konusunda geniş bir takdir marjına sahip olduğunu teyit etmiş; Türkiye'nin tam yasağı, Avrupa Konseyi'ne üye devletlerin çoğunluğuyla aynı çizgide kalmıştır.

Yazar: Avukat Yusuf KILIÇKAN
Tarih: 15 Ağustos 2026

Kanunun Çıkarılmış Maddesi: 2004'te Ne Olmadı?

Türk ceza hukukunun ötanazi konusundaki tutumunu anlamanın en çarpıcı yolu, kanunlaşmayan bir madde üzerinden geçmektir. 2004 tarihli Türk Ceza Kanunu tasarısının ilk hâlinde, "istem üzerine öldürme" başlığı altında ayrı bir suç tipi öngörülmüştü: iyileşmesi olanaksız ve ağır acı veren bir hastalığa yakalanmış kişinin, tam bir ehliyetle ortaya koyduğu özgür ve bilinçli talebi üzerine, yalnızca acısını sona erdirmek amacıyla öldürülmesi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasını gerektirecekti. Bu madde, yasama sürecinde tasarıdan çıkarılmış; 1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren nihai Kanun'da böyle bir hafifletici hüküm yer almamıştır. Sonuç olarak bugün ötanazi uygulayan bir hekim, sıradan bir katille aynı cezaya — TCK m. 81 kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapse — muhatap olmaktadır.

Aktif Ötanazi: İstisnasız Kasten Öldürme Suçu

Türk hukukunda aktif ötanazinin hukuki değerlendirmesi nettir ve tartışmaya kapalıdır. TCK m. 81 uyarınca kasten bir insanı öldüren kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılır; "merhamet cinayeti" veya hastanın rızası için hiçbir istisna öngörülmemiştir. Hasta Hakları Yönetmeliği m. 13 de bu yasağı açıkça teyit etmektedir: ötanazi yasaktır; kişi tıbbi gerekçelerle dahi yaşama hakkından vazgeçemez; hastanın veya bir başkasının rızası olsa dahi hiç kimsenin hayatına son verilemez.

Türk ceza hukukunun bu konudaki temel doktrinel duruşu şudur: yaşam hakkı, üzerinde tasarruf edilemeyen (vazgeçilmez) bir haktır; ölme talebi, kasten öldürme suçunu daha hafif bir suça dönüştürmemektedir. Bu yaklaşım, rızanın öldürme suçunu hafiflettiği bazı yabancı hukuk sistemlerinden temelden ayrılmaktadır.

Pasif Ötanazi mi, Tedaviyi Reddetme Hakkı mı?

Burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli ayrım şudur: "pasif ötanazi" ile "hastanın tedaviyi reddetme veya durdurma hakkı" aynı hukuki kategoriye sokulmamalıdır.

Hasta Hakları Yönetmeliği m. 25, kanunen zorunlu olan hâller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu kendisine ait olmak üzere, hastaya kendisine uygulanması planlanan veya uygulanmakta olan tedaviyi reddetme ve durdurulmasını isteme hakkı tanımaktadır. Doktrindeki baskın görüşe göre, hasta bu hakkını aydınlatılmış olarak ve bilinçli biçimde kullanıyorsa — bu kullanımın sonucu ölüm olsa dahi — söz konusu eylem Hasta Hakları Yönetmeliği m. 13'teki ötanazi yasağının kapsamına girmemekte ve Türk hukuku açısından cezalandırılabilir bir eylem olarak değerlendirilmemesi gerektiği kabul edilmektedir. Bununla birlikte doktrinde bu görüşe katılmayan yazarlar da bulunmakta; konunun tartışmalı olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Bu doktrinel belirsizlik, özellikle hastanın iradesini açıklayamayacak durumda olduğu hâllerde derinleşmektedir. İradesini açıklayamayan bir hastaya kardiyopulmoner resüsitasyon uygulanmaması durumunun ceza hukuku açısından nasıl değerlendirileceği, doktrinde tartışmalı bir konu olmaya devam etmektedir.

DNR Talimatı

"Do Not Resuscitate" (DNR — yeniden canlandırmama) talimatı, hastanın kalp veya solunum durması hâlinde kardiyopulmoner resüsitasyon uygulanmamasını ifade etmektedir. Türk hukukunda DNR'ye ilişkin açık bir yasal düzenleme bulunmamaktadır; bu, sağlık hukuku literatüründe istikrarlı biçimde tespit edilen bir boşluktur.

Bu boşluğun pratikte nasıl işlediğine dair önemli bir ayrım şöyledir: resüsitasyonun tıbbi olarak yararsız (boşuna/nafile tedavi) olduğu kanaatine varan hekim, bu değerlendirmeyi ekonomik değil tıbbi gerekçelere dayandırdığında hukuki sorumluluk altına girmemektedir. Ancak tıbbi müdahalenin zorunlu olduğu durumlarda, yalnızca hasta yakınlarının talebiyle müdahaleden kaçınılması hukuken mümkün değildir; müdahalenin gerekli olduğu ve hastanın geçerli bir DNR talimatının bulunmadığı hâllerde müdahaleden kaçınmak hukuki sorumluluğa yol açabilmektedir. Bu tablo, hekimlerin hem müdahale etmeme hem de gereksiz müdahalede bulunma yönünde çift taraflı bir hukuki risk altında kaldığını göstermektedir.

Tedaviyi Hiç Başlatmamak ile Başlamış Tedaviyi Durdurmak Aynı Şey midir?

Tıp hukuku doktrininde önemli bir ayrım, tedaviyi baştan hiç başlatmamak ile zaten başlamış bir tedaviyi sonradan durdurmak arasındaki farktır. Kavramsal olarak bu iki eylem, hukuki ve etik değerlendirme açısından farklı sonuçlar doğurabilecek nitelikte görülmektedir; zira tedaviyi durdurma eylemi, doktorun aktif bir müdahalede bulunduğu izlenimini daha güçlü biçimde uyandırabilmektedir. Ancak Türk hukukunda bu ayrımın kendisini açıkça düzenleyen ve sonuçlarını netleştiren özel bir yasal hüküm ya da yerleşik yargı içtihadı bulunmamaktadır; bu, doktrindeki tartışmanın bir başka boyutunu oluşturmaktadır.

Çifte Etki Doktrini: Ağrı Kesici Tedavi Ölüme Yol Açarsa Ne Olur?

Palyatif bakımda sıkça karşılaşılan bir senaryo, yüksek dozda opioid uygulamasının hem ağrıyı dindirmesi hem de öngörülebilir ama istenmeyen bir yan etki olarak yaşamı kısaltabilmesidir. Tıp etiğinde "çifte etki doktrini" olarak bilinen bu ilkeye göre, hekimin amacı ağrıyı dindirmekse ve ölüm istenmeyen ama öngörülen bir yan etki olarak ortaya çıkıyorsa, bu durum ötanazi olarak değerlendirilmemektedir. Bu ayrımın belirleyici unsuru, hekimin sübjektif amacıdır: amaç ölümü gerçekleştirmekse eylem ötanazi sayılır; amaç ağrıyı gidermekse ve ölüm yalnızca öngörülen bir risk olarak ortaya çıkıyorsa palyatif sedasyon olarak değerlendirilmektedir. Bu ayrım Türk hukukunda açıkça kanunlaştırılmamış olmakla birlikte klinik uygulamada ve tıp etiği çerçevesinde kabul görmektedir.

Beyin Ölümü Ötanazi Değildir

Kamuoyunda sıklıkla birbirine karıştırılan iki kavramı ayırmak önem taşımaktadır: beyin ölümü tespiti, ötanaziyle hiçbir hukuki ilişkisi bulunmayan tamamen ayrı bir kurumdur. Beyin ölümü, nöroloji veya nöroşirürji uzmanı ile anesteziyoloji-reanimasyon veya yoğun bakım uzmanının oybirliğiyle verdiği kararla tespit edilen tıbbi ve hukuki bir ölüm hâlidir; bu tespit yapıldığında kişi organ nakli mevzuatı ve genel hukuk bakımından hukuken ölmüş kabul edilmektedir. Bu, herhangi bir kişinin yaşamına son verilmesi anlamına gelmemekte; zaten gerçekleşmiş olan ölümün tıbbi ve hukuki olarak tespitini ifade etmektedir. Ötanazi tartışması ise, henüz hayatta olan ancak iyileşme umudu bulunmayan ya da ağır acı çeken bir hastanın yaşamının kasıtlı olarak sonlandırılması sorusuyla ilgilidir. Bu iki kavramın karıştırılması, hem kamuoyu tartışmalarında hem de aile içi karar alma süreçlerinde ciddi yanlış anlamalara yol açabilmektedir.

Yargıtay İçtihadı: Kararların Yokluğu Ne Anlama Gelir?

Türkiye'de doğrudan ötanaziye ilişkin yayımlanmış bir Yargıtay kararı bulunmamaktadır; bu tür kovuşturmalar Türkiye'de fiilen neredeyse hiç görülmemektedir. Ancak bu kararların yokluğunu "hukuki bir sorun bulunmadığı" şeklinde yorumlamak yanıltıcı olur; bu durum, uygulamanın son derece nadir olması, hekimlerin bu riski üstlenmekten kaçınması ya da vakaların hiçbir zaman savcılığa intikal etmemesi gibi birden fazla nedenden kaynaklanabilmektedir.

Buna karşın Yargıtay 1. Ceza Dairesi, en yakın kanuni benzer normlar olan TCK m. 84 (intihara yönlendirme) kapsamında çeşitli kararlar vermiştir. 2018/5412 E. – 2019/1154 K. sayılı kararda, mağduru intihara teşvik eden mesajlar gönderen ancak mağdurun hayatta kaldığı bir olayda, yerel mahkemenin tamamlanmış intihara ilişkin TCK m. 84/2 yerine teşebbüs aşamasındaki m. 84/1'i uygulaması gerektiği vurgulanmıştır. 2021/7651 E. – 2021/13062 K. sayılı kararda ise mağdurun beşinci kattan atlamaya zorlandığı ve hastanede vefat ettiği bir olayda, failin cebir ve şiddet yoluyla mağduru intihara zorlaması hâlinde TCK m. 84/4 yollamasıyla m. 81'deki kasten öldürme hükümlerinin uygulanması gerektiği; olası kast temelli daha hafif bir cezanın yetersiz kaldığı belirtilmiştir. Bu kararlar, Türk mahkemelerinin bir kişinin ölümüne herhangi bir üçüncü kişi katılımını — mağdur ölmek istemiş olsa dahi — ciddi bir suç olarak değerlendirdiğini göstermektedir; "merhamet" saiki hukuken herhangi bir hafifletici etki yaratmamaktadır.

AİHM Perspektifi: "Ölme Hakkı" Yoktur

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yaşam hakkının (AİHS m. 2) "ölme hakkı"nı kapsamadığını ve devletlerin ötanazi konusunda geniş bir takdir marjına sahip olduğunu istikrarlı biçimde kabul etmektedir. Pretty/Birleşik Krallık (2002) kararında AİHM, m. 2 kapsamında ölme hakkı bulunmadığını ve m. 8 (özel hayat) kapsamında da destekli intihara izin verme yükümlülüğü doğmadığını hükme bağlamıştır. Lambert/Fransa (2015) kararında, kalıcı bitkisel hayattaki bir hastadan yapay beslenme ve hidrasyonun kesilmesinin m. 2'yi ihlal etmediği; Fransa'nın hukuki çerçevesinin takdir marjı içinde kaldığı kabul edilmiştir; on iki yargıç ihlal bulunmadığı yönünde oy kullanırken beş yargıç karşı oy kullanmıştır.

AİHM Büyük Dairesi'nin 2024 tarihli Karsai/Macaristan kararı, kırk iki Avrupa Konseyi üyesi devletin karşılaştırmalı hukuk verilerini incelemiş ve devletlerin ötanaziyi yasallaştırma yükümlülüğü bulunmadığını yeniden teyit etmiştir. Bu karardaki karşılaştırmalı tablo dikkatli okunmalıdır: aktif ötanazi (hekimin doğrudan uyguladığı) yalnızca Belçika, Lüksemburg, Hollanda, İspanya ve Portekiz'de yasaldır. Buna karşın Almanya, İsviçre, Avusturya, İtalya, Finlandiya, Lihtenştayn ve İsveç'te bir tür destekli intihar (hastanın kendisinin uyguladığı) izin verilmektedir; ABD'nin Oregon, Kaliforniya, Washington gibi eyaletlerindeki "onurlu ölüm" yasaları da bu ikinci kategoriye — hastanın kendi eliyle uyguladığı destekli intihara — girmektedir, aktif ötanaziye değil. Kanada'nın MAiD (Tıbbi Yardımla Ölüm) sistemi ise hem hekim tarafından uygulanan hem de hastanın kendi eliyle gerçekleştirdiği seçenekleri bir arada barındıran kendine özgü bir model oluşturmaktadır. Kırk iki Avrupa Konseyi üyesinin yirmi yedisi ise belirli koşullar altında yaşam destek tedavisinin durdurulmasına izin vermektedir.

Bu tablo ışığında Türkiye'nin konumu şu şekilde ifade edilmelidir: Türkiye, aktif ötanaziyi yasaklayan Avrupa Konseyi üyesi devletlerin çoğunluğuyla aynı kategoride yer almaktadır. Ancak Avrupa genelinde pasif ötanazi ve tedavinin sonlandırılması konusunda ülkeler arasında ciddi farklılıklar bulunduğundan, Türkiye'nin konumunu "Avrupa ana akımıyla tam uyumlu" biçiminde genellemek yerine, yalnızca aktif ötanazi yasağı bakımından çoğunluk grubunda yer aldığını belirtmek daha isabetlidir.

Doktrindeki Anayasal Tartışma

Bazı Türk anayasa hukuku yazarları, mutlak yasağın Anayasa m. 17'deki yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığının dokunulmazlığı ile çelişebileceğini ileri sürmektedir; bu görüşe göre kişiyi dayanılmaz acıya katlanmaya zorlamak, işkence ve insanlık dışı muamele yasağını (m. 17/2) ve kişisel özerkliği zedeleyebilir. Anayasa m. 20'deki özel hayat ve aile hayatının korunması hükmü de bu tartışmada zaman zaman gündeme getirilmektedir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi bugüne kadar ötanazi veya destekli intihara ilişkin bir anayasal hak tanıyan herhangi bir karar vermemiş; bu konuda bir bireysel başvuruyu esastan karara bağlamamıştır.

Avukat Yusuf KILIÇKAN
15 Ağustos 2026

Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

1. Bir hekim, acı çeken ve ölmek isteyen bir hastaya ölümcül ilaç verirse ne olur?

Bu, TCK m. 81 kapsamında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren kasten öldürme suçudur. Hastanın rızası, açık talebi veya hekimin merhamet saikiyle hareket etmesi, cezayı hafifletmemektedir. Türk hukukunda yaşam hakkı vazgeçilmez kabul edilmektedir.

2. Hastam tedaviyi reddediyor ve bu kararı sonucunda ölecek. Ben ötanazi mi uygulamış olurum?

Hayır, bu iki farklı kategoridir. Hasta Hakları Yönetmeliği m. 25, hastaya aydınlatılmış olmak kaydıyla tedaviyi reddetme ve durdurma hakkı tanımaktadır. Doktrindeki baskın görüşe göre bu hakkın bilinçli kullanımı, sonucunda ölüm gerçekleşse dahi Hasta Hakları Yönetmeliği m. 13'teki ötanazi yasağı kapsamına girmemektedir. Ancak konu doktrinde tartışmalıdır ve her somut olayın koşullarına göre ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

3. DNR talimatı Türkiye'de yasal olarak geçerli mi?

Türk hukukunda DNR'ye ilişkin açık bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Resüsitasyonun tıbbi olarak yararsız olduğu kanaatine varan hekimin bu değerlendirmesi tıbbi gerekçelere dayandığında hukuki sorumluluk doğmamaktadır; ancak müdahalenin gerekli olduğu ve geçerli bir DNR talimatının bulunmadığı hâllerde müdahaleden kaçınmak hukuki risk taşıyabilmektedir.

4. Hasta yakınlarının talebiyle resüsitasyon uygulanmayabilir mi?

Hayır, tek başına değil. Tıbbi müdahalenin gerekli olduğu durumlarda, yalnızca hasta yakınlarının talebiyle müdahaleden kaçınılması hukuken mümkün değildir. Karar, hekimin tıbbi değerlendirmesine dayanmalıdır.

5. Yüksek doz ağrı kesici verilmesi sonucunda hasta ölürse bu ötanazi sayılır mı?

Genel kabul gören çifte etki doktrinine göre hayır; eğer hekimin amacı ağrıyı dindirmek ise ve ölüm yalnızca öngörülen ama istenmeyen bir yan etki olarak gerçekleşiyorsa bu, ötanazi olarak değerlendirilmemektedir. Belirleyici unsur, hekimin sübjektif amacıdır.

6. Beyin ölümü tespiti ötanazi midir?

Hayır, kesinlikle değildir. Beyin ölümü, usulüne uygun biçimde tespit edildiğinde kişinin zaten hukuken ölmüş sayıldığı tıbbi bir durumdur; bu, herhangi bir yaşamın sonlandırılması anlamına gelmemektedir. Ötanazi tartışması ise henüz hayatta olan bir kişinin yaşamının kasıtlı olarak sonlandırılmasıyla ilgilidir.

7. Türkiye'de "yaşayan vasiyet" (living will) veya önceden verilmiş sağlık talimatı kanunla düzenlenmiş mi?

Hayır. Türk hukukunda hekimleri bağlayıcı biçimde tedaviden kaçınmaya yönlendiren bir "yaşayan vasiyet" veya önceden verilmiş talimat kanunu bulunmamaktadır. Hastanın sözlü veya yazılı reddi pratikte dikkate alınabilmekle birlikte, tedaviyi durduran bir aile üyesi veya hekim, ölümün bu durdurmaya bağlanması hâlinde TCK m. 81 kapsamında soruşturma riskiyle karşılaşabilir.

8. AİHM, Türkiye'nin ötanazi yasağını insan hakları ihlali sayar mı?

Hayır. AİHM'nin istikrarlı içtihadına göre yaşam hakkı bir "ölme hakkı"nı içermemekte ve devletler ötanazi konusunda geniş bir takdir marjına sahiptir. Karsai/Macaristan (2024) kararı bu ilkeyi yeniden teyit etmiştir; Türkiye'nin tam yasağı Avrupa Konseyi üyesi devletlerin çoğunluğuyla aynı kategoride yer almaktadır.

9. ABD'nin bazı eyaletlerinde ötanazi yasal mı?

Hayır, tam olarak değil. Oregon, Kaliforniya, Washington gibi eyaletlerdeki düzenlemeler, hekimin doğrudan uyguladığı aktif ötanaziyi değil, hastanın kendi eliyle gerçekleştirdiği destekli intiharı (physician-assisted suicide) düzenlemektedir. Bu iki model, hukuki niteliği bakımından birbirinden farklıdır.

10. Türkiye'de ötanaziye ilişkin bir Yargıtay kararı var mı?

Hayır, doğrudan ötanaziye ilişkin yayımlanmış bir Yargıtay kararı bulunmamaktadır; bu, uygulamanın nadirliğinden kaynaklanabilir. Ancak bu durum hukuki belirsizliğin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, en yakın benzer normlar olan TCK m. 84 (intihara yönlendirme) kapsamında çeşitli kararlar vermiştir; bu kararlar, üçüncü kişi katılımının mağdurun rızasına bakılmaksızın ciddi bir suç olarak değerlendirildiğini göstermektedir.

Yazar Hakkında

Avukat Yusuf KILIÇKAN, sağlık hukuku, ceza hukuku ve idare hukuku alanlarında bağımsız avukat olarak faaliyet göstermektedir. Hasta hakları uyuşmazlıkları, tedaviyi reddetme ve tıbbi müdahaleye ilişkin ceza sorumluluğu davalarında müvekkillere hukuki danışmanlık ve dava takibi hizmeti sunmaktadır. Hukuki yazılarına yusufkilickan.av.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

📧 av.yusufkilickan@gmail.com

Yasal Uyarı

Bu makale yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hukuki veya tıbbi tavsiye niteliği taşımamaktadır. Ötanazi, tedaviyi reddetme hakkı ve yaşam sonu kararlarına ilişkin değerlendirme; somut olayın koşullarına, hastanın rıza kapasitesine ve güncel doktrinel tartışmalara göre önemli farklılıklar göstermektedir. Türk hukukunda bu alandaki yasal boşluklar ve DNR talimatlarının hukuki statüsü henüz açık bir kanuni düzenlemeye kavuşmadığından, bu alandaki gelişmelerin yakından takip edilmesi önerilir. Somut hukuki durumunuz için mutlaka alanında uzman bir sağlık hukuku veya ceza hukuku avukatından destek almanız tavsiye edilir.

Yusuf Kılıçkan Logo

Adaletin tesisi ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle, müvekkillerimizin haklarını ulusal ve uluslararası arenada en profesyonel şekilde savunuyoruz.

Bu internet sitesi, Avukat Yusuf Kılıçkan tarafından Avukatlık Kanunu ve Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği'ne uygun olarak hazırlanmıştır. Sitede yer alan bilgiler hukuki danışmanlık niteliği taşımaz.

© 2026 Yusuf Kılıçkan. Tüm Hakları Saklıdır.