Türk Hukukunda Mehirin Hukuki Niteliği ve Geçerliliği

Share
9/10/2026
Türk Hukukunda Mehirin Hukuki Niteliği ve Geçerliliği

TL;DR

Türk Medeni Kanunu (TMK), laik hukuk devrimi doğrultusunda Osmanlı/İslam aile hukuku kaynaklı mehir kurumuna pozitif bir aile hukuku müessesesi olarak yer vermemiştir. Buna karşın Yargıtay’ın 02.12.1959 tarih ve 14/30 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile tesis edilen köklü çizgisi; Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 26. maddesinde güvenceye bağlanan sözleşme serbestisi ilkesi uyarınca, mehir anlaşmalarını kural olarak geçerli kabul etmektedir. Türk yargı uygulamasında mehir, aile hukuku kaynaklı bir statü alacağı değil; Türk Borçlar Kanunu’nun 285 ve devamı maddeleri kapsamında vücut bulan bir borçlar hukuku sözleşmesidir. Evlilik sırasında teslim edilen peşin mehir (mehri muaccel) elden bağışlama sayılarak kadının TMK m. 220 uyarınca kişisel malı haline gelirken; ifası evliliğin sona ermesine (boşanma veya ölüm) bağlanan vadeli mehir (mehri müeccel), TBK m. 288 anlamında "bağışlama sözü verme" (bağışlama vaadi) olarak nitelendirilmektedir. Mehir senedinin geçerliliği; TBK m. 288/1 uyarınca adi yazılı şekle uyulmasına, taahhüdün konusunun belirli veya belirlenebilir olmasına, tarafların serbest iradesine ve en önemlisi kurucu unsur niteliğindeki resmî nikâh bağıtının varlığına tabidir. Taşınmaz devrini içeren mehir vaatlerinde ise resmi şekil (tapu veya noter) kurucu geçerlilik koşuludur. Mehir; nafaka, boşanma tazminatı (TMK m. 174) veya mal rejimine dayalı katılma alacağı niteliğinde olmayıp, bunlardan tamamen bağımsız, 10 yıllık genel (TBK m. 146) tabi sözleşmesel bir alacak hakkıdır. kural olarak Asliye Hukuk Mahkemesidir.

Tarihsel ve Pozitif Hukuk Bağlamında Mehir Kurumu

Mehir, tarihsel kökeni itibarıyla İslam aile hukukunda evlilik akdinin kurulmasıyla birlikte kocanın kadına ödemekle yükümlü olduğu, kadının ekonomik geleceğini teminat altına almayı amaçlayan ayni veya nakdi bir malvarlığı değeridir. 1926 yılında yürürlüğe giren mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ve akabinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, mehir kurumuna bilinçli olarak yer vermemiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin benimsediği laik hukuk sistemi çerçevesinde evlenme akdi, dinsel ve geleneksel tüm ritüellerden arındırılarak bizzat devlet memuru huzurunda akdedilen resmi bir medeni sözleşme olarak yapılandırılmıştır. Bu doğrultuda kanun koyucu, mehir müessesesini bir evlilik şartı veya aile hukuku hakkı olarak kabul etmemiştir.

Pozitif aile hukukunda mehir adlı bir kurumun bulunmayışı, uygulamada bu tür sözleşmelerin mutlak butlanla batıl veya hukuken yok hükmünde olduğu yönünde hatalı bir kanaat doğurabilmektedir. Oysa bir kurumun Medeni Kanun’un aile hukuku kitabında düzenlenmemiş olması, eşlerin evlilik birliği kurulurken ya da devam ederken birbirlerine karşılıksız bir malvarlığı aktarımı etmelerini kategorik olarak yasaklamaz. Borçlar hukukunun evrensel prensiplerinden olan sözleşme serbestisi (TBK m. 26), emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, genel ahlaka ve kişilik haklarına aykırı olmadığı müddetçe kişilere diledikleri muhtevada borçlandırıcı işlem tesis etme yetkisi tanımaktadır. Türk Medeni Kanunu sistemi, eşlerin birbirlerine malvarlığı devretmesini veya ileride devretmek üzere taahhüt altına girmesini men eden bir norm barındırmadığından, mehir anlaşmaları borçlar hukuku zemininde meşruiyet kazanmaktadır.

1959 Tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ve Sözleşme Serbestisi

Cumhuriyet sonrasında mehir senetlerinin laik kanunlar karşısındaki hukuki değeri konusunda adli yargıda derin içtihat uyuşmazlıkları ortaya çıkmıştır. Bazı mahkemeler mehri eski hukukun bir kalıntısı sayarak geçersiz addetmiş, bazıları ise tarafların iradesine üstünlük tanımıştır. Bu içtihat kargaşasını nihai olarak sonlandırmak amacıyla Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu, Türk özel hukukunun köşe taşlarından biri olan 02.12.1959 tarih ve E. 1959/14, K. 1959/30 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nı ihdas etmiştir.

İçtihadı Birleştirme Kararı’ Yargıtay, Medeni Kanun’un kabulüyle birlikte mehir kurumunun aile hukukundaki yasal dayanağını kaybettiğini açıkça saptamıştır. Bununla birlikte Kurul, Medeni Kanun’un eşlerin evlenme akdi esnasında veya evlilik devam ederken birbirlerine ayni yahut nakdi değerler kazandırmasını ya da bu yönde taahhütlerde bulunmasını yasaklamadığı sonucuna varmıştır. Kararda, tarafların mehir adı altında meydana getirdikleri irade uyuşmalarının aile hukuku kapsamında değil, borçlar hukuku kapsamında mütalaa edilmesi gerektiği hükme bağlanmıştır. Böylelikle mehir sözleşmeleri, Türk Borçlar Kanunu’nun 288. maddesinde düzenlenen "bağışlama sözü verme" (bağışlama vaadi) vasfında kabul edilmiş ve bu sözleşmelerin geçerliliği ile ifa kabiliyeti tamamen genel borçlar hukuku rejimine bağlanmıştır. Günümüzde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile ilgili özel daireler, mehir ihtilaflarını 1959 tarihli bu içtihadı birleştirme kararı dairesinde karara bağlamaktadır.

Mehri Muaccel ve Mehri Müeccel: Elden Bağışlama ile Bağışlama Vaadi Ayrımı

Yargıtay yerleşik uygulaması, mehir sözleşmelerinin hukuki sonuçlarını tayin ederken ifa zamanı ve fiili devri kriterlerini esas alarak ikili bir tasnife gitmektedir. Bu tasnif, edimin ifa edilmiş olup olmamasına göre şekil şartlarını ve mülkiyet intikalini doğrudan etkiler.

Mehri muaccel, evlilik merasimi esnasında veya öncesinde fiilen kadına intikal ettirilen malvarlığı değerlerini kapsar. Düğün sırasında geline takılan ziynet eşyaları, bilezikler, cumhuriyet altınları ve teslim edilen nakit paralar bu gruptadır. Hukuki açıdan bu edimler, Türk Borçlar Kanunu’nun 285. maddesi anlamında bir elden bağışlama mahiyetindedir. Elden bağışlamada sözleşme, bağışlayanın şeyi bağışlanana fiilen teslim etmesiyle vücut bulur; herhangi bir resmi veya yazılı şekil şartına tabi tutulmaz. Kadının zilyetliğine geçen bu değerler, TMK m. 220/1 bendi uyarınca kadının münhasır kişisel malı vasfını kazanır. Evlilik birliği içerisinde söz konusu ziynet veya altınların koca tarafından rıza hilafına elinden alınarak harcanması ya da aile ihtiyaçlarına sarf edilmesi durumunda dahi kadının bunları aynen, bulunmadığı takdirde nakden tazminat olarak geri talep etme hakkı saklıdır.

Mehri müeccel ise evlilik bağı kurulurken derhal ifa edilmeyen, ödenmesi ileride belirlenecek bir tarihe ya da çoğunlukla evliliğin boşanma veya ölüm ile son bulması geciktirici şartına bağlanan mehir çeşididir. Uygulamadaki yargısal ihtilafların ağırlıklı kısmını bu tür oluşturmaktadır. Mehri müeccelde henüz teslim gerçekleşmediğinden, hukuki işlem TBK m. 288 kapsamında bir bağışlama sözü verme (bağışlama vaadi) teşkil eder. İleride yerine getirilecek tek taraflı bir borçlandırıcı işlem söz konusu olduğundan, mehri müeccelin varlığı ve bağlayıcılığı kanunun emrettiği katı şekil şartlarının eksiksiz yerine getirilmesine bağlı kılınmıştır.

Mehir Senetlerinin Hukuki Geçerlilik Koşulları ve Şekil Rejimi

Yargıtay uygulamasında bir mehir senedinin mahkemede icra edilebilir bir alacak hakkı doğurabilmesi için belirli kurucu ve geçerlilik unsurlarının bir arada bulunması zorunludur.

Bağışlama vaadinin geçerliliği, TBK m. 288/1 uyarınca yazılı şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. Kanunda yer verilen yazılı şekil kuralı bir ispat şartı değil, sözleşmenin sıhhatine tesir eden emredici bir geçerlilik şartıdır. Bu nedenle sözlü olarak kararlaştırılan, şahitler huzurunda dile getirilen fakat tarafların ıslak imzasını taşıyan bir metne dökülmeyen mehir vaatleri hiçbir hukuki kıymet taşımaz. Tanık beyanları veya yemin teklifi ile sözlü mehir taahhüdünün ispatlanması usul hukuku yönünden olanaksızdır. Adi yazılı bir kağıda dökülmüş, borçlunun imzasını taşıyan metin geçerlilik için asgari seviyede yeterlidir; senedin noterlikçe onaylanmış olması ise yalnızca ispat kuvvetini ve imza inkarı riskini bertaraf etmeye yarar.

Sözleşme metninde yer alan edimin konusu tereddüde mahal bırakmayacak kesinlikte belirlenmiş veya belirlenebilir nitelikte olmalıdır. "Geline münasip miktarda altın verilecektir" veya "bir miktar para ödenecektir" biçimindeki soyut ve belirsiz ibareler borçlar hukuku anlamında ifa kabiliyetini haiz bir edim teşkil etmez. Buna karşılık "150 gram 22 ayar altın burma bilezik", "30 adet tam Ata altını" veya "500.000 Türk Lirası" gibi somutlaştırılmış ifadeler geçerlilik kriterini karşılar.

Taşınmaz malların mehir olarak taahhüt edildiği hallerde adi yazılı mehir senetleri hüküm ifade etmez. TBK m. 288/2 amir hükmü gereğince, bir taşınmazın veya taşınmaz üzerindeki ayni bir hakkın bağışlanması vaadi, ancak resmi şekilde yapılmışsa geçerlilik kazanır. Taşınmaz mülkiyetini nakil borcu doğuran işlemler Türk Medeni Kanunu’nun 706., Tapu Kanunu’nun 26. ve Noterlik Kanunu’nun 60. maddeleri uyarınca ancak tapu memuru huzurunda resmî senet düzenlenmesiyle veya noterlerce "düzenleme şeklinde taşınmaz satış/bağışlama vaadi sözleşmesi" tanzim edilmesiyle hüküm doğurur. Adi yazılı mehir senedine eklenen "falanca köydeki 101 ada 5 parsel sayılı taşınmaz boşanma halinde kadına devredilecektir" biçimindeki kayıtlar şekil noksanlığı nedeniyle mutlak butlanla sakattır ve tescile icbar davasına yahut bedel talebine dayanak oluşturamaz.

Yargıtay içtihatlarının mehir senetlerinin geçerliliğinde aradığı en temel kurucu şart ise resmi nikâh akdinin varlığıdır. Evlendirme memuru önünde TMK hükümlerine göre kurulmuş resmi bir evlilik akdi bulunmaksızın, salt geleneksel ya da dini nikâh (imam nikâhı) münasebetiyle düzenlenen mehir senetleri Türk yargısı tarafından istisnasız surette geçersiz sayılmaktadır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2021/8076 Esas ve 2022/1622 Karar sayılı ilamında da vurgulandığı üzere, resmi nikâh olmaksızın sırf dini nikâha istinaden verilen mehir taahhütleri, Medeni Kanun’un kamu düzeni normlarına ve ahlaka aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle hükümsüzlüğe mahkum edilmektedir. Resmi nikâhtan önce tanzim edilmiş bir senedin geçerliliği ise ancak tarafların sonradan usulüne uygun şekilde resmi nikâh kıymaları şartına bağlıdır; resmi evlilik gerçekleşmediği takdirde senet askıda kalarak hükümsüzleşir.

Mehir Alacağının Aile Hukukunun Diğer Mali Kurumlarından Ayrışması

Mehir taahhüdü, boşanmanın mali sonuçları ile sıklıkla karıştırılan fakat nitelikleri itibarıyla Türk Medeni Kanunu’nun aile hukuku kurumlarından tamamen ayrışan özerk bir borçlar hukuku tasarrufudur.

Yoksulluk nafakası, evliliğin boşanma ile sona ermesi yüzünden yoksulluğa düşecek eşin, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla diğer eşten talep ettiği ahlaki ve sosyal dayanışma temelli bir haktır. Oysa mehir alacağı tarafların kusur dağılımından ve yoksulluk olgusundan büsbütün müstakildir. Boşanmada olan bir kadın dahi, geçerli bir mehir senedine dayanarak alacağını tahsil edebilir. Mehir tahsilatı yapan kadının bu geliri nafakayı kendiliğinden ortadan kaldırmaz; yalnızca yoksulluğun ortadan kalkıp kalkmadığı noktasında hâkim tarafından mali durum takdirinde değerlendirilebilir.

TMK m. 174 hükmünde düzenlenen maddi ve talepleri, boşanmaya sebep olan olaylarda kusursuz veya daha az kusurlu olan tarafın zedelenen mevcut ve beklenen menfaatlerini telafi etmeyi amaçlar. Mehir alacağında ise haksız bir eylem veya manevi zarar şartı aranmaz; borcun muaccel hale gelmesi için sözleşmede öngörülen vadenin (boşanma kararının kesinleşmesi) gerçekleşmesi tek başına yeterlidir. Mehir alacağı boşanma tazminatlarından mahsup edilemez.

Edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinde eşlerin evlilik içinde karşılığını vererek edindikleri malların artık değeri eşit şekilde paylaştırılır. Mehir yoluyla tahsil edilen veya taahhüt edilen değerler kadının münhasır kişisel malı sayıldığından artık değer hesabına dahil edilmez; koca bu değerler üzerinde hiçbir katılma veya değer artış payı iddiasında bulunamaz.

Toplumsal uygulamalarda mehiri başlık parası ile eşitleyen anlayışlar da hukuken temelsizdir. Başlık parası, evlenecek kadının iradesi hilafına ailesine veya üçüncü bir kişiye ödenen bir meblağ olup kadının şahsiyetini meta haline getirdiği gerekçesiyle TMK m. 23 ve TBK m. 27 uyarınca genel ahlaka ve kamu düzenine mutlak aykırılıkla batıldır. Mehir ise doğrudan kadının mülkiyetine intikal eden ekonomik bir teminat niteliği taşıdığından meşru ve geçerli kabul edilmektedir.

Üçüncü Kişilerin Taahhüdü ve İspat Rejimi

Anadolu uygulamasında mehir senetlerinin sıklıkla evlenecek damat yerine damadın babası, ağabeyi veya aile büyükleri tarafından tanzim edilip imzalandığı görülmektedir. Yargıtay’ın müstakar içtihatlarına göre, üçüncü bir şahsın mehir senedini imzalaması borçlar hukuku dogmatiği açısından iki farklı hukuki mekanizmayla geçerlilik kazanır. Bu taahhüt, somut olayın özelliklerine göre ya TBK m. 128 anlamında "üçüncü kişinin fiilini taahhüt" yahut bizzat üçüncü kişinin üstlendiği bağımsız bir "bağışlama vaadi" (TBK m. 288) olarak değerlendirilir. Senet kimin tarafından imzalanmışsa borç altına giren asıl süje odur; dolayısıyla senedi bizzat imzalayan kayınpeder, borcun doğrudan muhatabı haline gelir ve kadın mehir alacağını münhasıran kayınpederin şahsi malvarlığından tahsil etme hakkına sahip olur.

Mehir alacağına ilişkin uyuşmazlıklarda ispat hukuku mekanizmaları Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200. maddesinde düzenlenen senetle ispat mecburiyetine tabidir. Mehir taahhüdü kanunen yazılı şekle bağlı tutulduğundan, senedin varlığı ancak yazılı bir belgeyle kanıtlanabilir; karşı tarafın açık muvafakati bulunmadıkça tanık anlatımlarına itibar edilemez.

Mehir senedinin aslının kaybolması, zayi olması veya yırtılması durumunda alacaklının ispat yükü ağırlaşmaktadır. Böyle bir vaziyette davacı taraf; HMK m. 202 gereğince borçlunun elinden çıkmış ve iddia edilen hukuki işlemi tamamen kanıtlamaya yeterli olmamakla birlikte muhtemel gösteren bir "yazılı delil başlangıcı" ( borcu ikrar eden mektuplar, mesaj kayıtları, havale dekontları) sunmadığı ya da borçlu mahkeme huzurunda borcu açıkça ikrar etmediği müddetçe, salt tanık beyanlarına dayanarak senedin varlığını ispatlayamaz. Bu tür hak kayıplarını engellemek amacıyla mehir senetlerinin noter onaylı olarak düzenlenmesi veya resmi suretlerinin muhafaza edilmesi elzemdir.

Bağışlamadan Dönme Savunması ve Yargıtay'ın Dar Yorum İlkesi

Boşanma davalarının akabinde mehir alacağı davası ile karşılaşan borçlu eşler, çoğunlukla Türk Borçlar Kanunu’nun 295. maddesinde tanzim edilen "bağışlamadan dönme" (rücu) müessesesine dayanarak taahhüdü ifadan kaçınma yolunu seçmektedir. TBK m. 295 uyarınca bağışlayan; bağışlanan kişinin kendisine veya yakınlarına karşı ağır bir suç işlemesi ya da aile hukukundan doğan ödevlerini önemli ölçüde ihlal etmesi hallerinde bağışlama sözünü tek taraflı irade beyanıyla geri alabilmektedir.

Davalı kocalar uygulamada genellikle kadının sadakatsizliğini, güven sarsıcı davranışlarını veya boşanma davasında tespit edilen kusurlarını ileri sürerek bağışlama vaadinden döndüklerini savunmaktadır. Ancak Yargıtay bu savunmaları son derece istisnai ve dar bir yoruma tabi tutmaktadır. Yargıtay’ın benimsediği gerekçeye göre; mehri müeccel senedinin tanzim edilmesindeki sosyo-hukuki gaye, evlilik birliğinin boşanma veya ölüm ile akamete uğraması ihtimaline binaen kadına bir iktisadi koruma kalkanı sağlamaktır. Tarafların boşanma aşamasına gelmelerine neden olan olağan kusurlu eylemler veya şiddetli geçimsizlik halleri, tek başına TBK m. 295 anlamında "ağır bir suç" veya "aile yükümlülüklerinin bağışlamadan dönmeyi haklı kılacak vahamette ihlali" olarak kabul edilmemektedir. Davalı koca, kadının eyleminin TCK anlamında kasten öldürmeye teşebbüs, ağır yaralama gibi bağışlayanın şahsına yönelik ağır bir cürüm teşkil ettiğini tam bir kesinlikle ispatlayamadığı sürece rücu savunması mahkemelerce reddedilmektedir.

Görevli Mahkeme, Usuli Nitelik ve Zamanaşımı Dinamikleri

Mehir uyuşmazlıklarında görevli yargı kolunun tayini meselesi, uzun yıllar boyunca alt derece mahkemeleri ile Yargıtay arasında görev uyuşmazlıklarına neden olmuştur. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun İkinci Kitabı’ndan (Aile Hukuku) kaynaklanan bütün dava ve işlerin Aile Mahkemelerinde görüleceğini amirdir. Ancak mehir akdi, Medeni Kanun’da tanzim edilen bir aile hukuku ilişkisi olmayıp, varlığını ve geçerliliğini Borçlar Kanunu’nun bağışlama sözü verme hükümlerinden alan bağımsız bir sözleşmedir.

Bu maddi hukuk tespiti doğrultusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay 3. Hukuk Dairesi istikrarlı biçimde, mehir senedine dayalı bağımsız alacak davalarında görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi olduğuna hükmetmektedir. Mehir alacağı talebi boşanma davası dilekçesinde ileri sürülmüş olsa dahi Aile Mahkemesi bu talebi tefrik ederek görevsizlik kararı vermeli ve dosyayı görevli Asliye Hukuk Mahkemesi’ne göndermelidir. Bu kuralın yegane istisnası, tarafların mehir alacağını TMK m. 166/3 çerçevesinde tanzim edilen anlaşmalı boşanma protokolünün bir maddesi haline getirerek mahkeme onayına sunmaları durumudur; bu halde uyuşmazlık boşanmanın fer'isi niteliğinde protokol hükmü olarak Aile Mahkemesince karara bağlanır.

Mehir senedinin muacceliyet anı, alacağın talep edilebilirliğini ve zamanaşımının başlangıcını doğrudan belirler. Senette açık bir takvimsel vade öngörülmemişse, mehri müeccel evliliğin sona ermesi geciktirici şartına bağlı olduğundan alacak ancak boşanma hükmünün kesinleştiği tarihte veya eşlerden birinin vefatı anında muaccel hale gelir. Türk Borçlar Kanunu’nun 153/1-3 maddesi gereğince, evlilik birliği devam ettiği müddetçe eşlerin birbirlerinden olan alacakları için zamanaşımı işlemez ve durur.

Muacceliyet anının gerçekleşmesiyle birlikte TBK m. 146 hükmünde öngörülen 10 yıllık genel sözleşmesel zamanaşımı süresi işlemeye başlar. Boşanma ilamının şerhini aldığı tarihten itibaren 10 yıl içerisinde Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde eda davası açılmaması veya icra takibi başlatılmaması halinde, mehir senedine dayalı talep hakkı zamanaşımına uğrar. Borçlunun zamanaşımı def'ini ileri sürmesi halinde mahkemece davanın esastan reddine karar verilir.

Bağışlama Vaadi, Soyut Borç İkrarı ve Kendine Özgü Sözleşme Teorileri

Türk medeni ve borçlar hukuku doktrininde mehir sözleşmelerinin hukuki niteliğine ilişkin tam bir fikir birliği bulunmamakta; üç farklı teori savunulmaktadır:

  • Bağışlama Vaadi Teorisi: Yargıtay içtihatlarının da benimsediği bu hâkim görüşe göre mehir, erkeğin tek taraflı olarak kadına karşılıksız bir mal kazandırma taahhüdüdür. Evlilik akti veya kadının evlenmeyi kabul etmesi hukuki manada bir karşı edim (ivaz) teşkil edemez; bu nedenle işlem TBK m. 288'e tabi klasik bir bağışlama vaadidir.
  • Soyut Borç İkrarı Teorisi: Doktrindeki diğer bir kısım yazara göre mehir senedi, TBK m. 18 kapsamında "sebepten mücerret borç tanıması" niteliğindedir. Senette borcun sebebi mehir olarak gösterilse dahi, alacaklı sebebin geçerliliğini kanıtlamak zorunda kalmaksızın doğrudan senede dayanarak alacağını talep edebilir; ispat külfeti senedin geçersizliğini iddia eden borçluya geçer.
  • Kendine Özgü (Sui Generis) Sözleşme Teorisi: Üçüncü görüş ise mehri ne salt bir bağışlama ne de soyut bir borç ikrarı olarak görür. Aile kurma amacıyla yapılan, ahlaki ve geleneksel saikler barındıran bu anlaşmanın borçlar hukuku ile aile hukuku arasında yer alan, kendine özgü (sui generis) bağımsız bir sözleşme türü olduğu savunulur. Bununla birlikte uygulamada Yargıtay’ın bağışlama vaadi yaklaşımı tartışmasız üstünlüğünü korumaktadır.

Sıkça Karşılaşılan Sorunlar ve Uygulama Yanıtları

Uygulamada sıklıkla mehir senedinin boşanma davasında diğer tazminatlarla birlikte istenip istenemeyeceği tartışılmaktadır. Mehir alacağı Asliye Hukuk Mahkemesi’nin görev alanına girdiğinden, kural olarak Aile Mahkemesinde açılan çekişmeli boşanma davasında harçlandırılsa dahi mehir talebinin tefrik edilmesi gerekir. Uygulamada davacı kadınlar hak kaybına uğramamak adına boşanma davasından bağımsız olarak doğrudan Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde alacak davası açma yolunu tercih etmektedir.

Sözlü olarak kararlaştırılan mehirlere ilişkin talepler ise yargı engeline takılmaktadır. Kanunun açıkça yazılı şekil aradığı hallerde tanık dinlenmesi mümkün olmadığından, dini merasimde imamın veya şahitlerin huzurunda kararlaştırılan sözlü mehirler hiçbir surette ispatlanamaz ve mahkemelerce reddedilir.

Mehir alacaklısı kadının boşanma kesinleşmeden önce veya kesinleştikten sonra hakkını tahsil edemeden vefat etmesi halinde, bu alacak malvarlığına dahil bir hak teşkil ettiğinden kadının yasal mirasçılarına intikal eder. Mirasçılar, 10 yıllık zamanaşımı süresi içinde borçlu eski kocaya veya onun da vefatı halinde kocanın terekesine (mirasçılarına) karşı alacak davası ikame edebilirler.

Sonuç

Türk hukuk sisteminde mehir; toplumsal önyargıların ileri sürdüğünün aksine mutlak surette hükümsüz bir dinsel kalıntı olmadığı gibi, doğrudan Türk Medeni Kanunu himayesinde bulunan tipik bir aile hukuku kurumu da değildir. Yargıtay’ın 1959 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ile tesis edilen ve bugüne dek istikrarla korunan yargısal mimari uyarınca mehir; sözleşme serbestisi ilkesi tahtında Türk Borçlar Kanunu’nun 288. maddesine tabi, yazılı şekle bağlı, kendine özgü bağışlama vaadi niteliğinde geçerli bir borçlar hukuku sözleşmesidir.

Bir mehir taahhüdünün mahkeme nezdinde ilamlı ya da takibe ve alacak davasına dayanak yapılabilmesi; kurucu unsur olarak usulüne uygun resmî bir nikâhın mevcudiyetine, borçlunun ıslak imzasını barındıran adi yazılı bir belgenin varlığına, taahhüt konusunun belirli veya belirlenebilir olmasına ve taşınmaz vaatlerinde resmi şekle tam riayet edilmesine bağlıdır. Bu geçerlilik koşullarını bünyesinde toplayan bir mehir senedi; eşler arasındaki kusur durumundan, yoksulluk nafakasından ve edinilmiş mallara katılma alacağından büsbütün bağımsız olarak, boşanma kararının kesinleşmesiyle birlikte Asliye Hukuk Mahkemelerinde 10 yıllık zamanaşımı süresince dermeyan edilebilecek son derece etkin bir alacak hakkı temin etmektedir.

Yasal Uyarı

Bu blog yazısında ve inceleme raporunda yer alan tüm tespit, içtihat analizi, teorik yorum ve usul hukuku değerlendirmeleri münhasıran genel bilgilendirme amacıyla kaleme alınmıştır. Metin içeriği hiçbir surette hukuki mütalaa, somut olaya özgü hukuki danışmanlık, profesyonel avukatlık hizmeti veya bağlayıcı bir hukuki tavsiye niteliği taşımamaktadır. Aile hukuku ve borçlar hukuku uyuşmazlıkları; her somut hadisenin kendine has dinamiklerine, senedin düzenlenme biçimine, irade beyanlarının lafzına, resmi şekil şartlarına ve yargı içtihatlarındaki dönemsel eğilimlere göre köklü farklılıklar arz edebilir. Hak kaybına, usuli ret kararlarına veya zamanaşımı mağduriyetine uğramamak adına, somut bir uyuşmazlığın tarafı olan kişilerin alanında uzman bir avukata veya yetkin bir hukuk danışmanına başvurmaları tavsiye edilir. Yazar ve yayıncı; işbu metinde yer alan bilgi ve saptamaların tatbik edilmesinden yahut bu bilgilere dayanılarak gerçekleştirilen adli, idari ve ticari tasarruflardan doğabilecek doğrudan veya dolaylı maddi ve manevi zararlardan ötürü hiçbir hukuki veya cezai sorumluluk kabul etmez.

Yusuf Kılıçkan Logo

Upholding justice and the rule of law, we defend our clients' rights at national and international levels with the highest professional standards.

This website has been prepared by Attorney Yusuf Kılıçkan in compliance with the Attorneys Act and the Turkish Bar Association's Advertising Prohibition Regulation. The information on this site does not constitute legal advice.

© 2026 Yusuf Kılıçkan. All Rights Reserved.